• Ana Sayfa
  • Hakkimizda
  • Üye Olun
  • Ziyaretçi Defteri
  • Forum
  • İletişim
  • Görsel Eğitim Setleri

  • _______________

    ZiyaretÇi BilgileRi 

    Bilgileriniz 

    » Bu sitemizi ziyaretin.

     

     

     

     

     

    PAYLAŞINN..!

     

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    Paylaşıyorum

    Ideolojinin Kiskacinda Universite ve Bilim

    İdeolojinin Kıskacında Üniversite ve Bilim

    Prof. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ

     


    Bugün dünya üniversitelerinde astronomi, fizik, kimya, jeoloji, biyoloji, tıp gibi disiplinler şu dört varlık kategorisini aydınlatmaya çalışıyor: “Kâinat, Dünya, Hayat ve İnsan nasıl meydana geldi, nasıl işliyor ve nereye gidiyor?” Fakat çok azı hariç, üniversiteler, maddenin başlangıcından insana kadar varlık âlemini “kendi kendine ortaya çıkmış ve devam ediyor” olarak görüyor; öğretim felsefesini, müfredatı ve kadroları bu esas üzerine oluşturuyor; Kâinat’ın Yaratıcı tarafından yaratılmış olabileceği ihtimalini bilime konu eden yaklaşımlara izin vermiyor; dile getirenler olursa, bunları dışlıyor.

    Bilhassa son birkaç asırlık süreçte “bilim” “üniversite” çatısı altında müesseseleşti. Daha önceki asırlarda da üniversiteler vardı. Fakat, bilhassa her müsbet bilim dalının (resmî müfredat anlamında) felsefeden ve diğer bilim dallarından ayrılıp müstakil disiplin hâlini almasından önce, astronomi, matematik ve fizik daha ziyade şahısların (Kopernik, Kepler, Galile, Newton vd) çalışmalarıyla dikkat çekiyordu ve modern bilim metodolojisi açısından da sınırları henüz netleşmemişti (kimya-simya, astronomi-astroloji birlikte ele alınıyordu).

    Onyedinci asırdan itibaren, bazı disiplinlerde önemli gelişmeler kaydedilse ve ilk bilim akademileri, botanik bahçeleri ve tabiat tarihi müzeleri teşekkül etse de, üniversite çatısı altında ekoller ve bilim câmiaları pek gelişmemişti. Bugün ise, üniversitelerde, bilim akademilerinde, hakemli ihtisas dergilerinde ve sivil toplum kuruluşlarında odaklanmış olan bilim câmiası “modern bilim”i ve sonuçlarını neredeyse insan-üstü bir oluşum, hatta bir “din” gibi benimse(t)miş durumda. Bilim, ağırlıklı olarak buralarda üretiliyor, müzakere ediliyor, geliştiriliyor ve duyuruluyor; bu konuda konuşma yetkisi de bunlara ait görülüyor. Araştırma bir yana, modern bilimin düşünme yöntemlerinden farklı düşünme teşebbüsleri bile hoş karşılanmıyor. Müessese içindekilere izin, dışarıdan konuşanlara değer verilmiyor. Cesaret gösterenlere de kodamanlar (the Establishment) haddini bildiriyor ve prestijlerini süratle sıfıra indiriyor.

    Bir akademisyen, makalesinin sonuç bölümünde felsefî bir üslûbla bile bu ihtimalden sözedecek olsa hiçbir bilim dergisinin editörü veya hakemler buna vize vermiyor, veremiyor. Bunu kitabında konu etmek isteyen bir bilim adamı, yayınevi bulmakta güçlük çekiyor. Bu durum, bir zamanlar Kilisenin temsil, üniversitenin de tenkid ettiği “dogmatizm”in bugün bizzat üniversiteye hâkim anlayış tarafından benimsendiğini gösteriyor. İngiliz jeolog Richard Milton Shattering the myths of Darwinism (Darwinizm Efsanesinin Sonu) isimli kitabının önsözünde şunları yazıyor:

    “Bu kitabın ilk baskısı 1992’de neşredildiğinde şiddetli tartışmalarla karşılaştı... Bir yandan, The Times’daki bir makaleye göre: ‘...kitap, evrim dinini sarsıyordu…’ Diğer yandan, bir Darwinci olan Richard Dawkins’e göre, kitap ‘çılgın’, ‘saçma’, ‘ahmakça’ gibi sıfatları hakederken, yazarı da ‘psikiyatrik yardıma ihtiyacı olan’, ‘zararsız bir meyveli kek idi.’

    Kitabın tartışmalara yolaçacağını bekliyordum; zâten tartışmaya açık bilimsel araştırmaları konu ediyordu, ve biyolojinin daima hassas bir konusu olagelmiş Darwinizmle ilgiliydi. Bilimin sual soran, mütecessis birini hoş karşılayacağını ummuyordum tabii ki, fakat tartışmanın rasyonel bir seviyede yürüyeceğini ümit etmiştim; böylece insanlar söylediklerime haklı olarak daha yakından bakmak, bu veya şu hususun doğruluğu konusunda beni sorgulamak isteyeceklerdi. Korktuğum başıma geldi; karşı tezler öne sürmek yerine, katı bilimciler beni basitçe “kendi” sahalarının dışında kabul ettiler.

    Oxford Üniversitesi Zooloji bölümünden Richard Dawkins, ‘kitap ciddi bir bilimsel tez olarak ele alınır’ korkusuyla, görüşlerini New Statesman dergisinde yazdı. Dawkins yazısının üçte ikisini, Darwinizmi kritik eden bir kitabı kabul etme sorumsuzluğundan dolayı Fourth Estate yayınevine saldırmaya ayırırken, kalan kısmında da yukarıda zikredilen sıfatları kullanarak beni lekelemeye çalıştı. Dawkins, Britanya’nın en seçkin üniversitelerinden birinde çalışmaktadır ve genç nesillerin eğitiminden sorumludur. Bu, sorumlu bir bilim adamının ve öğretim elemanının üslûbu değildir. Bu, inançlarına hakaret edilmiş bir fundamantalistin üslûbudur.

    Dünyanın muhtemelen en saygın bilim dergisi olan Nature da kan kokusu aldı ve cinnete iştirak etti. Editör John Maddox yazdığı bir makalede beni, bilimin efsane, evrimin yalan ve tabiî seleksiyonun yalanlar dizisi olduğuna inanan biri olarak tarif etti. Nature ayrıca Sunday Times’ı, önemli sayfalarından birini kitabın tanıtımına ayırma cüretinden dolayı bir hâkim edasıyla azarladı.

    Bu aşırı tepkiler, sorgulayıcı bir gazeteci ile birkaç reaksiyoner akademisyen arasındaki çekişmeden çok daha fazla birşeyi gösteriyor ve kamuoyunda önemli sorular sorulmasına yolaçıyor. Büyük meblağlarda kamu parasının harcandığı bilimsel araştırmalar hakkında konuşmak kimin tekelindedir? Sizin kim olmanız gerektiğine kim karar verir? Bilimde farklı sesler hangi forumda ve hangi mekanizmayla duyurulabilir?

    Sesleri duyulamayanlar sadece bilim câmiası dışındakiler değil, bunların arasında profesyonel bilim adamları da var. Posta kutuma Darwinizmin Kitab-ı Mukaddes gibi öğretilmesinden endişe duyan biyologların gönderdiği mektuplar kadar, çalışmaları sonunda evrim biyolojisiyle ilgili tıbbî keşifler yapmış tıp adamlarının mektupları da geliyor. Bu sonuncular keşiflerini Nature gibi dergilerde yayınlatmaya çabalamışlar, fakat keşifleri ima yoluyla anti-Darwinci olduğu ve bu yüzden hayat bilimlerindeki hâkim ideolojiye aykırı düştüğü için sürekli reddedilmiş. Yayın konusunda yardımcı olmam için bana başvuruyorlar.

    Yeryüzündeki en uygar ülkeler arasında olduğuna inanılan Britanya ve ABD’de bazı profesyonel bilim adamlarının kendilerini böylesine dışlanmış ve önemsiz hissetmeleri, ve durumlarını çare kabilinden popüler basın yoluyla kamuoyuna duyurmak zorunda kalmaları üzüntü verici. Aynı şekilde, entelektüel toleransları ile övünen bu ülkelerde, kendilerini akîdenin bekçisi olarak görenlerden bu tip tepkiler almadan farklı bilimsel görüşleri ifade etmenin imkânsız olduğunu bilmek de moral bozucu.” (Milton, 1996).

    Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde, paradigma kavramı üzerinde durur: “Bütün bilimsel çalışmalar belli bir paradigma çerçevesinde yapılır... Bilim câmiasına paradigma hâkimdir. Bu paradigma, bilim ortamındaki nüfuzlu şahıslar arasında belli bir mutabakata karşılık gelir. Bilim faaliyeti, farklı bir deney sonucuna göre hemen fikir değiştirmek istemeyen insanlar tarafından yürütülür. Dolayısıyla, bilimin geliştiği sosyolojik şartları da hesaba katmak gerekir. Meselâ, bir bilim adamının hâkim paradigmaya karşı çıkması, kariyeri açısından çoğu kez zarar getirir.” (Kuhn, 1962).

    Hakikatin peşinde olan bilim adamlarının fikir değiştirme hususunda temkinli hareket etmesi doğru ve gerekli bir tavırdır. Fakat peşin hükümlerin her ne pahasına olursa olsun korunması adına içine kapanmak ve belli bir saplantı içinde kalmak, üzerine toz kondurulmak istenmeyen bilim câmiasını birden saldırgan hâle getirmektedir. Halbuki, bilim dalları kendi aralarında (hatta alt-dalları arasında bile), genel işleyişleri, araştırma metodları, ilgi alanlarına giren problemlerin türleri, bunların ele alınma ve çözülme tarzları, ayrıca sübjektif değerlendirmelere açık olup olmamaları itibariyle farklılık arzeder.

    Kaç çeşit bilim?
    Fizik bir bilimdir, fakat kendi içinde alt-dallara ayrılır. Bunların bazıları doğrudan sübjektif yaklaşıma ihtiyaç göstermeyen türdendir. Meselâ serbest düşme hareketi, yarı-iletkenler, sıvı kristaller vs. (Gerçi, istendiği takdirde, fiziğin bütün konuları dolaylı olarak da olsa, bir felsefe veya ideoloji açısından yorumlanabilir, ancak burada ciddi zorlamalar da olabilir.) Kuantum fiziği gibi bazı dallar ise, farklı dünya görüşleri tarafından doğrudan farklı mânâlar çıkartılmaya müsait konuları ihtiva etmektedir.

    Meselâ, volkanik faaliyetlerin tarihçesini aydınlatmak için dünya genelinde yapılan çalışmalarla, bir yandan yerkabuğu, manto ve levha tektoniği ile ilgili bilgiler elde edilir, diğer yandan da yeni soru işaretleri ve araştırma konuları ortaya çıkar. Fakat, doğrudan dinî veya ideolojik kanaate açık bir durumun sözkonusu olmadığı bu konuda bile, araştırmacılar arasında çeşitli yorum farklılıkları görülür. Radyometrik yaş tayini gibi, rakama dayanan çalışmalarda bile farklı neticeler ortaya çıkar ve bazı çalışma grupları buldukları değerde ısrar eder.

    Meselâ, uydular yoluyla yapılan meteorolojik gözlem ve hesaplamalar, yeryüzünün herhangi bir coğrafyası ve belli bir zaman aralığı için, belli hata payı ile bir takım tahminlerde bulunmayı mümkün kılar. Burada bilgi kaynakları, ölçme metodları ve kullanılan dil (alçak basınç cephesi, dalga yüksekliği vs), doğrudan inanç ve ideolojilere konu olacak türden değildir.

    Meselâ, bitki türleriyle bulundukları coğrafya arasındaki münasebetleri araştıran biyocoğrafya doğrudan ideolojik bir değerlendirmenin konusu olmazken, “insanın yeryüzünde nasıl zuhur ettiği?” sorusuna cevap sadedinde, bir bilim adamı evrim/yaratılış tartışması açısından renk veren bir görüş bildiriyorsa, onun inanç veya ideolojisi devreye giriyor demektir. Çünkü “insanın nasıl ortaya çıktığı?” sorusu, bilgi hiyerarşisinin en üst basamağında, bilim ile bilim-ötesi sınırında yeraldığından, bilimin metodlarıyla cevaplandırılamaz. Bilim bu konuda mantığa hitap eden veriler sağlayabilir ancak. Bir bilim adamı da bunlara dayanarak düşüncesini söyleyebilir, fakat bu basit bir kimya analizinin neticesinden çok ötede bir cevap olur, bir kanaatten veya inançtan öteye gitmez, yani asla “bilimsel” olmaz. Bu konu, jeolojik zaman ölçeğinde bir defa olmuş bir hâdiseyle ilgilidir, genel-geçer bir cevap arandığından, delillerin bütünüyle bulunması da, filmin geriye sarılması da, insanın zuhurunun laboratuarda ispatlanması da mümkün değildir. İşte evrimcilerin kendileriyle tenakuza düştüğü nokta burasıdır. Onlar hem bilim-ötesi ve ideolojik kanaat belirtmektedir, hem bunun bilimsel olduğunu ve herkesin bunu böyle kabul etmesi gerektiğini dayatmakta, hem de aynı bilgi kategorisine ait farklı bir görüş ifade edildiğinde bunu bilim-dışı ilân ederek değersiz göstermeye çalışmaktadırlar.

    Yukarıdaki herbir disiplin (fizik, jeoloji, meteoroloji, biyoloji) bir bilim dalı olarak kabul edildiğine göre, aralarındaki farklılıklar nereden kaynaklanır? Bilim metodolojisi bunların hangi safhasında ne kadar uygulanma şansı bulur, nerede başlar, nerede biter; bittiği yerde hangi değerlendirme üslûbu uygun olur, buna kim, neye göre karar verir? Ve bu, “bilim” olur mu?

    Meselâ, Darwin’in ileri sürdüğü tedricî evrim düşüncesinin çıkmaz bir yol olduğu anlaşılınca, sıçramalı evrim teorisi ortaya atılmıştır. Tabiatta gözlenmesi mümkün olmayan ve bir spekülasyon olarak kalan bu görüşe göre, evrim, izole bölgelerde, değişimin olmadığı uzun periyodları kesen âni sıçramalarla olmuştur. Teorinin sahipleri, Harvard Üniversitesi’nden Stephen Jay Gould (artık hayatta değil) ve Niles Eldredge açıkça şunları söylemiştir: “Sıçramalı evrim, insan toplumlarına uygun düşen devrimci teoride olduğu gibi açıkça kesiklidir. Sıçramalı türleşme teorisinin birçok Rus paleontologu tarafından destek bulmasında şaşılacak bir yan yoktur. Bu bizim şahsî tercihlerimize de ters düşmemektedir; bizlerden biri (S.J. Gould) Marksizmi babasının dizleri dibinde harfi harfine öğrenmiştir.” (Niles & Gould, 1977).

    İşte üniversite ve bilim ideolojiye böyle açıkça âlet edilmektedir. Görünüşte her türlü katılığı reddeden, her düşüncenin hür bir şekilde ifade edilmesinin mücadelesini veriyor görünen bilim kurumları ve üniversiteler bugün öyle bir atmosfer oluşturmuş durumdadır ki, Yaratılış kelimesi dile getirildiğinde, tüyler diken diken olmaktadır. Mesele, Kuhn’un bahsettiği, bilim câmiasına hâkim, aralarında mutabakat olan kodamanların direnciyle ilgilidir. Bu direncin sebebinin bilimle ilgili olmadığı, mahfildekilerin aşırı öfkesinden anlaşılmaktadır. Bunlar bilim-dışı kabul ettikleri karşı düşünceleri bilimsel delillerle çürütememekte, reddettikleri bilim-dışı üslûblara kendileri yönelmektedirler. Paul Feyerabend’in ifadesiyle: “Evrim efsanesinin artık objektif tutarlılığı kalmamıştır. Sadece bağlılarının ve onların şeflerinin çabalarıyla varlığını sürdürebilmektedir. Rahipleri Nobel ödülüyle kutsanmışlardır. Fakat efsanenin başarısı tamamen fabrikasyondur.” (Feyerabend, 1965).

    Her yaratılışın (madde, Dünya, hayat, İnsan) ilk ânı sebepler-üstüdür, bu yüzden akla kapalıdır. Fakat, herşeyin Yaratıcısı bunu takip eden süreçleri sebep-sonuç münasebetiyle işlettiğinden, insan bunu araştırıp anlamaya çalışabilir. Üniversite bir yandan, “Beni sadece ilk an’dan sonraki süreç ilgilendirir. Ondan öncesi modern bilimin sahası dışındadır.” demektedir, diğer yandan da, her çeşit Yaratılış’ın başlangıcıyla ilgili senaryolar kurgulayarak, bilimsel olmayan kanaatler dile getirerek haddini aşmakta, kendisiyle tenakuza düşmektedir. Tabiatı anlamaya çalışan bir akademisyen, “Bu mükemmel varlık âlemi, hayat mucizesi ve insan tesadüfen ortaya çıkmış olamaz” dediğinde, “özgür” iddiasındaki üniversite rahatsızlık duymaktadır. Bir akademisyenin, varlık âlemi için “tesadüf” dışında alternatifler düşünüp bunu müzakereye açması neden mümkün olmasın?!.. “Üniversite” varlık âlemini peşin hükümlerle mi anlamaya çalışmaktadır?!.. Ayrıca, “Âlemde tek doğru bilgi bilimsel bilgidir!” diye bir hükmün dayatılması ne ölçüde “bilimsel”dir?!.. Bilgiler tasnif edildiğinde, başka kaynaklara ait bilgi türlerinin başardığı, fakat bilimsel bilginin başarmak bir yana izah bile edemediği hakikatler vardır; dua, nazar, önsezi (hiss-i kabl-el vuku), akupunktur, kryopractice ve biyoenerji gibi.

    Kaldı ki, üniversite muhalefettir; aykırı düşünceler burada herzaman ifade edilegelmiştir ve yenilikler de bu şekilde doğmuştur. Sorgulamak ve anlamak istemeyen, analitik olmaktan korkan bir üniversite olur mu? Bugün üniversitelerin hazımsızlığı orijinal “üniversite” kavramını karşılamıyor. Dogmatizmanın hâkimiyeti altına girmiş intibaı veren üniversiteler hür ve hürriyetçi ruhundan uzaklaşmış gözüküyor.

    İnanan ilim adamları
    Tarihe mâlolmuş ilim adamları çalışmalarını inançlarının gereği olarak yapmıştır. Newton, daha gençlik yıllarından itibaren, bilimin yanısıra, Kitab-ı Mukaddes üzerinde de durmuş, İncil’in mütercimler ve yorumcular tarafından tahrif edildiği kanaatine varmıştır. Teslis (Baba, Oğul, Ruh-ûl Kuds) fikrinin, sapıklar tarafından Hristiyanlık’a sokulmuş ahlâksız bir aldatmaca, bir mistifikasyon olduğuna inanan Newton’a göre Hz. İsa (as) ilâhî bir varlık değildir; bu yüzden insan dualarında doğrudan Allah’a yönelmelidir (Strathern, 1997). İyi bir muvahhid olan Newton’un bu fikirleri 325’deki İznik Konsili’nden beri küfür olarak kabul ediliyordu. Bu yüzden, Newton hayatının son günlerine kadar kendisini takip edecek olan, kafir ilan edilmek gibi paranoyak bir korkuyla yaşamıştı. Fakat Allah’a olan derin inancı ve doğrudan O’na müracaat etme ihtiyacı da açıktı. Hem bilim, hem de dinde ısrarlı bir hakikat arayışı içindeydi; O’nu gösteren işaretlerin peşindeydi (Strathern, 1997).

    Elektromanyetik indükleme kanununu keşfeden ve elektrik motorunu icad eden Michael Faraday’ın ailesi, kendi ifadesiyle, Hristiyanlık’ın adı-sanı duyulmamış Sandeman mezhebinin sâdık üyeleriydi. Kiliselerinin kurucusu olan Robert Sandeman, Kitab-ı Mukaddes’in yorumlanmasıyla ilgili tartışmalardan kaçınan bir insandı: “Allah’ın varlığı tabiattaki düzenden bellidir. O’nun varlığından şüphe edenler göklere baksın!” diyordu. Faraday’a, araştırmalarında Kitab-ı Mukaddes’deki şu âyet ilham kaynağı olmuştu: “Dünya’nın yaratılmasından itibaren Allah’ın görünmez nitelikleri -sonsuz gücü ve ilâhî vasıfları- ortaya koyduğu eseri sayesinde açıkça görünür hâle gelmiştir.” Faraday’a göre, elektrik “açıkça görünmeyen ve anlaşılmayan” birşey olmaya devam ettiği müddetçe, “Allah’ın sonsuz gücünü ve ilâhî vasıflarını” doğru olarak anlayabilmek mümkün olmayacaktı. İnancı gereği buna tahammül edemeyen Faraday, elektriğin karmaşık bir şey olduğuna inanmıyordu. Çünkü insanın Allah ile olan münasebetinin sade bir seviyede yürüdüğü inancıyla yetişmişti; Sandeman mezhebinin ilk müntesipleri Hz. İsa’nın (as) Havarileri’nden istediği çocuksu inanca önem veren bir anlayışa sahiptiler.

    1867’ye gelindiğinde elektrik dünyanın dört bir yanında kullanılıyordu. Fakat inancı ve konumuyla Faraday daima mütevazı kalmıştı: “Beğenilen bir teoriye körü körüne sâdık kalmak yüzünden, bilime, telâfisi daha fazla emek gerektiren pekçok yanlışlık girmiştir. Bunlara engel olmak, büyük oranda zihnî alçakgönüllülük, bağımsızlık ve yenilgiyi kabul etmeyi gerektirir.” diyordu. Hür fikirli bir bilim aşığı, ama aynı zamanda alçak gönüllü bir dindar olan Faraday, Kraliyet Derneği başkanlığını iki defa geri çevirmiş ve Kraliçe’nin şövalyelik (Sir ünvanı) teklifini reddetmiş, kibarca, “Sonuna kadar sadece Michael Faraday olarak kalmalıyım.” demişti. Öldüğünde, Kraliçe Victoria, onun da Newton ve İngiltere’nin diğer ünlü bilim adamları gibi, Westminster Manastırı’na defnedilmesini teklif etmişti. Ancak, Faraday vasiyetinde, sadece kendi arkadaşlarının katılacağı sade bir tören yapılmasını, mezar taşının sıradan olmasını ve gösterişsiz bir yere gömülmeyi istemişti. Son notlarından birinde, “İşte, tam kırk yıl geçti. Ümit ederim, ne şimdi, ne de kırk yıl önce küstah biri olmuşumdur.” diyordu (Guillen, 1995).

    Kopernik, Kepler, Newton, Faraday gibi bilimde kendilerine büyük muvaffakiyetler nasip olmuş şahsiyetlerin ortak noktaları, Allah’a olan samimi imanları, dinî terbiyenin kazandırdığı ahlâkları, yüksek mesuliyet şuurları ve tevazuları, Allah’ın sıfatı olan “İlim”le ve ilmî meselelerle inançlarından dolayı aşk derecesinde ilgilenmeleri, tabiattaki ilâhî mührü anlamaya çalışmak gibi ciddi konular üzerinde kafa yormaları, ve neticede bu konuda ilhama mazhar olmalarıdır.

    Intelligent design (akıllı tasarım) tartışmaları
    Bugün ABD’de yaşanan akıllı tasarım tartışmaları, üniversitelerin hür düşünceye ne kadar izin verdiğini gösteren ilginç bir misâl teşkil ediyor. Nature’ın son sayılarından birinde, “Akıllı tasarım: Öğrencilerinizin zihinleri üzerinde kimlerin tasarımı var?” başlıklı makale şöyle başlıyor: “Akıllı tasarım hareketi ABD üniversitelerinde küçük, fakat büyüyen bir güç... Yaratılışçılığın Truva Atı: Akıllı Tasarım Hançeri adlı kitabın yazarlarından Southeastern Louisiana Üniversitesi’nden felsefeci Barbara Forrest uyarıyor: “Akıllı-tasarımın avukatları kamuoyunun bilim anlayışında çatlak meydana getirmek ve insanları, bilimsel bir açıklama için tabiat-üstüne başvurulabileceğine ikna etmek istiyorlar.” (Brumfiel, 2005). Forrest, Yaratılış’ı çağrıştıran akıllı tasarım ifadesini, bilime konu olabilecek bir düşünce değil, bir tehdit olarak görüyor.

    Akıllı tasarım kavramı sistematik olarak ilk defa Amerikalı biyokimyacı Michael J. Behe tarafından geliştirildi. Behe, Darwin’in Kara Kutusu adlı kitabında akıllı tasarımın çerçevesini şöyle belirliyor: “Tasarım (dizayn) kısaca, parçaların bir gâyeye mâtuf olarak bir araya getirilmesidir...Doğru işleyen fizikî sistemlerde bir dizi parça birleşerek tek başlarına yaptıklarından çok daha farklı bir fonksiyon gerçekleştiriyorsa, burada tasarım vardır. Fonksiyonu meydana getiren parçaların hususiyetleri ne kadar fazlaysa, tasarımı görebileceğimiz deliller de o kadar çok olur.” Behe, ailece oynanan bir harf oyunundan misâl veriyor: “Oyun bittiğinde bir mola için odayı terkediyorsunuz. Geriye döndüğünüzde harfleri kutunun içine dökülmüş, dolayısıyla karışık hâlde bulacağınızı biliyorsunuz. Fakat döndüğünüzde, yüzleri size dönük olan harflerin “BİZİ AKŞAM YEMEĞE GÖTÜR!” yazdığını görüyorsunuz. İşte o an bir tasarımın varlığını hissediyorsunuz; bu harfleri rüzgârın veya depremin düzenleyebileceği aklınıza bile gelmiyor. Tasarımın varlığından eminsiniz, çünkü her ayrı parça (harf), belirli bir hedefe yönelik (mesaj) bir düzen içinde birleşmişlerdir, ve parçalar tek başlarına bunu asla başaramazlar. Ayrıca, verilen mesaj da çok açıktır; birkaç harfin yerinin değiştirilmesi mesajın anlamını yitirmesine sebep olacaktır. Bundan dolayı, mesajın safhalardan geçmediği de açıktır; bir tek harfin bir anlamı yoktur, birkaç harf de mesajı ifade edemez.” (Behe, 1996).

    Burada İslâmiyet’in eşsiz tevhid akidesi perspektifinden şu nokta önemlidir: Âlemlerin Rabbi olan Allah tasarlamadan yaratır, çünkü O, zamana, düşünmeye ve malzemeye ihtiyaç duymaz, sonsuz ilim, kuvvet ve iradesiyle yoktan yaratır; bir ilk-maddeye muhtaç değildir; çünkü her türlü noksanlıktan münezzehtir. Kâinat’ın, Dünya’nın, Hayatın ve İnsanın mükemmelliği de bunu açıkça gösterir. Dolayısıyla “zeki”, “akıllı” ve “tasarımcı” gibi sıfatların, Kendisi hiçbir şeye benzemeyen ve “Ol!” deyince, murad ettiği herşey olan Âlemler’in Rabbi için kullanılması doğru değildir. Yine de bu tarz bir ifade 21. yüzyıl için önemli bir başlangıç teşkil etmektedir. Fakat, açıkça “Allah” denmediği, sadece “akıllı bir tasarım”dan sözedildiği hâlde, buna bile tahammül edilemediği, bilim dergilerine yansıyan üslûbdan anlaşılmaktadır.

    Konuşmak heryerde yasaklansa bile, hür düşüncenin ayağına pranganın vurulmayacağını, insanların susturulmayacağını ümit ettiğimiz tek ve belki de en son yer üniversite değil midir? Böyle öğrenmedik mi?!..


    Bitirirken
    Newton ve Faraday örneğinde olduğu gibi, bilim faaliyetinde esas olan kişinin merakıdır, içinden gelen çalışma isteğidir; kafasında sürekli belli problemlerle ve bunları çözme düşüncesiyle yaşamasıdır. Üniversitenin varlık sebebi, öğretim fonksiyonunun yanısıra, talebelerde potansiyel olarak mevcut merak hissini kamçılamak, istidadlı ve istekli talebeleri keşfedip onlara rahat çalışacakları imkânları da temin etmektir. Bugün bilim faaliyeti, Faraday’ın çalıştığı bir ciltçi dükkânının köşesinde yapılamayacak kadar kompleks, dünya ile irtibatlı, büyük bilgi ve teknoloji alt-yapısı gerektirir hâle gelmiştir; dolayısıyla üniversite dışında yapılması imkânsızdır. İstisnaî olarak, AR-GE (araştırma-geliştirme) bölümü olan dev sanayi kuruluşlarında yapılan araştırmalar sadece teknolojiye yöneliktir. Fakat bilim sadece araştırma ve teknoloji değildir; araştırma neticelerinin müzakereye açılması, üniversitelerde anlatılması, sempozyumlarda ve ihtisas dergilerinde tartışılması da bilimin üretilme ve iletilme sürecinin ayrılmaz parçasıdır ki, burada asıl eksen üniversitedir. İşte bu noktada, belli ideolojik temayüllere sahip müesseselerin ve şahsî tercihlerin tesir payları olmaktadır.

    Bütün bunlardan sonra, “Türkiye’deki üniversiteleri nasıl bilirsiniz?” şeklindeki bir soru, aslında cevap bile gerektirmeyecek kadar ürkütücü tedailer oluşturuyor.

    Bugün Türkiye’de acaba kaç akademisyen meslekî bir zevk alarak, zihnini sürekli kemiren bir bilim problemini çözmek için yoğun olarak okuyor, düşünüyor, bununla yatıp bununla kalkıyor, gece bunun rüyasını görüyor ve başardığında takdir ediliyor?!.. Üniversitelerimizde böyle gerçek bir “üniversite” atmosferi var mı? Newton’un Kilise baskısı altında yaşadığına benzer bir korku, dünyada ve Türkiye’de üniversitelere hâkim baskı atmosferinde yaşanmıyor mu?! Türkiye’nin ayrıca kendine has gariplikleri de yok mu?!...

    Son sözü, üniversite kavramı üzerinde uzun uzun düşündüğü anlaşılan Alman filozof İmmanuell Kant’a bırakalım. Kant 1780’li yıllarda yazdığı Fakültelerin Tartışması (Der Streit der Fakültäten) adlı eserinde, bilim hürriyeti açısından ahlâkî bir ölçü tesbit eder: “Üniversitede yönetimin buyruklarından bağımsız hiç olmazsa bir fakülte olmalıdır. Bu fakülte buyruk vermemeli, hakikat adına herkes için hür bir değerlendirme yapmalıdır; bu fakültede akıl açıkça konuşma hakkına sahip olmalıdır. Böyle bir akıl olmaksızın, hakikat açığa çıkamaz. Akıl, tabiatı gereği hürdür, ve buyrukla birşeyin hakiki sayılmasını kabul etmez.” (Kula, 1999).



    _______________

    Kaynaklar
    Milton, R., 1996 - Shattering the myths of Darwinism. Park Street Press. Vermont.
    - Kuhn, T., 1962 - The Structure of Scientific Revolutions. The University of Chicago Press, Chicago, Illinois.
    - Behe, M.J., 1996 - Darwin’s Black Box. The Free Press, New York.
    - Niles, E. & Gould, S.J., 1977 - Paleobiology, Spring, Vol 3, p.145-146.
    - Feyerabend, P., 1965 - “Problems of Empiricism” in Beyond the Edge of Certainty, ed. R.G. Colodny, p. 176.
    - Brumfiel, G., 2005 - Intelligent design: Who has designs on your students’ minds? Nature, 434, 28 April, 2005.
    - Guillen, M., 1995 - Five Equations That Changed The World - The Power and Poetry of Mathematics. Hyperion.
    - Strathern, P., 1997 - The Big Idea. Newton and Gravity. Paul Strathern. London.
    - Kula, O.B., 1999 - Aydınlanma Felsefesinde Üniversite Kavramı. Düşünen Siyaset, Sayı: 3, Nisan 1999.





    Bu sayfa hakkında yorum ekle:
    İsmin:
    Mesajınız:

    azizyilmazcom.tr.gg
    => Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=