• Ana Sayfa
  • Hakkimizda
  • Üye Olun
  • Ziyaretçi Defteri
  • Forum
  • İletişim
  • Görsel Eğitim Setleri

  • _______________

    ZiyaretÇi BilgileRi 

    Bilgileriniz 

    » Bu sitemizi ziyaretin.

     

     

     

     

     

    PAYLAŞINN..!

     

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    Paylaşıyorum

    Hayat Mucizesini Gorememek

    Hayat Mûcizesini Görememek

    Prof. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ

     

    Son yıllarda Batı'daki araştırmacılar evrenin ölçeği ve yapısına, atomun iç işleyişine, hayatın Yeryüzü'ndeki gelişimine dair çok sayıda keşifte bulundular. Modern bilim son çeyrek yüzyılda, önceki bütün zamanlara göre çok daha fazla ilerleme kaydetti. Bugün her zamankinden daha fazla sayıda insan bilimle uğraşıyor, her gün birçok bilimsel makale yayınlanıyor ve yeni teknolojilerin patenti alınıyor. ABD'de yapılan bir ankette halkın bilime karşı merakının arttığı görülüyor. "Bilim ve Mühendislik Göstergeleri 1998"e göre, Millî Bilim Vakfı (NSF)'nın 2000 yetişkin üzerinde iki yıl boyunca yaptığı anketler, Amerikalıların % 70'inin bilim ve teknolojiyle ilgili olduklarını ortaya koyuyor. Amerikan kamuoyu bilim ve teknolojinin maddî hayat kalitesini artıracağına olan inançlarını koruyorlar ve bilim câmiasına diğer kurumlara göre daha fazla güveniyorlar.
    Popular Science dergisi de aynı konuyla ilgili olarak Ocak 2000 sayısında kapsamlı bir dosya hazırladı. İki binli yıllarda sadece bilim adamlarının değil, halkın da bilmek istediği birkaç önemli soruyu gündeme taşıdı. Bunlardan birisi, gelecekte yeryüzünün yaşanabilirliği, diğeri ise Kâinat'ta başka hayatların, özellikle de insan gibi akıl sahibi varlıkların olup olmadığı ile ilgiliydi. Fakat bu merak, dengesiz ve çelişkili bir zihin işleyişini ortaya koyuyordu.

    Önce Yeryüzündeki Hayat
    Amerika'nın en önemli projelerinden "Biyosfer II" büyük bir başarısızlığa uğramıştı. Burası Arizona çölünde (Oracle) cam ağırlıklı yapı malzemeleri ve betonla inşa edilmiş, kapıları dışarıya sımsıkı kapatılmış bir hayat ortamıydı. Yeryüzündeki hayat mekanizmalarının iç devr-i daimlerle sağlandığı bu büyük yapı, planlara göre iki yıl boyunca sekiz insanı barındıracak şekilde fonksiyon görecekti. Amaç, dünyadaki hayatın büyük bir çevre kirliliği karşısında devamının imkânsızlaşması veya diğer gezegenlerde üs kurulması durumunda kendi kendine yetebilecek barınma mekânları oluşturma denemesiydi. Burada küçük derecikler akıyor, bitki örtücükleri gelişiyor, buharlaşma-terlemeye bağlı yağmurlar yağıyordu. Bütün besin maddeleri iç proseslerle üretiliyordu. Fakat denemenin sonuçlandırılacağı 1993 yılına varmadan kapıların açılması bir zorunluluk hâlini aldı. İçerideki oksijen oranı deniz seviyesinden 5300 metre yükseklikteki düzeye inmişti. Azot oksit miktarı insan beyninde hasara yol açacak oranlara ulaşmıştı. Temiz su sağlayan sistem kirlenmişti, gıda bitkileri sarmaşıklarla sarılıp boğulmuştu. Çiçek tozlarını taşıyarak aşılama yapan böcekler ve diğer birçok tür ortadan kalkmış, Biyosfer II'yi karınca ve hamamböceği sürüleri istila etmişti.

    Yakın zamanda Biyosfer II tecrübesini yeniden gözden geçirmek için bir araya gelen bilim adamları çarpıcı bir sonuca ulaştılar: "tabiî ekosistemlerin insana ücretsiz sağladığı hayat hizmetini aynıyla verecek mühendislik sistemlerini kurmayı henüz hiç kimse bilmiyor" (Raeburn, 2000).

    Problem, tabiî ekosistemlerin telâfisi imkânsız değişikliklere mâruz kalmasıdır. Hava, su, toprak ve ürün kalitesi, dünyanın birçok bölgesinde bozulmaktadır. Atmosferdeki karbon dioksid seviyesi yükselmektedir. Biyosfer II deneyini inceleyen gruptan David Tilman'a (Minnesota Üniversitesi) göre, bu çok önemli ve aynı zamanda çok zor bir problem: "önümüzdeki yıllarda tarım faaliyetlerinin bütün yerküre üzerinde büyük etkileri olacak. İnsanlar dünyadaki yüzey sularının çok büyük kısmını, özellikle sulama amacıyla tüketecekler. Pestisid kullanımı gelecek 50 yılda ikiye katlanacak. Bizim bu etkilerimizden dolayı, gün gelecek, bugüne değin tabiattan bedavaya aldığımız hizmetleri kendimiz sağlamak zorunda kalacağız." İşte Biyosfer II başarısızlığının bu denli kaygı verici olmasının sebebi: biz bu meseleyi nasıl çözebileceğimizi henüz bilmiyoruz.

    Bu noktaya yıllar önce dikkat çekiliyordu:
    "...Hava unsuru yalnız seslerin nakli vazifesinde Vahdaniyyetin cilvesini ve (...) dalâletin hadsiz boş bir şey olduğunu gösterdiği gibi, diğer ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, çekim, itme, ziya gibi diğer latifelerin naklinde şaşırmadan muntazaman, seslerin naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bütün bitki ve hayvanlara solunum ve dölleme gibi hayata lüzumu bulunan maddeleri tam bir düzen içinde yetiştiriyor. İlâhî emir ve iradenin bir arşı olduğunu kat'i bir surette ispat ediyor ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz sebepler ve aciz, cansız, cahil maddeler bu hava sahifesinin hitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynel yakin derecesinde ispat ettiğini..." (14. Söz).

    Evet, bir hayli güvendiğimiz bilim ve teknoloji birikimimiz ile küçücük bir alanda gerçekleştiremediğimiz dengeli bir işleyişin koskoca bir dünyada milyarlarca yıldan beri süregeldiği gerçeği üstünde düşünmeli değil miyiz?

    "...Evet, bir ferd, rızka ve hayatını devam ettirmeğe muhtaç olduğu gibi görüyoruz ki: Kâinat'taki bütün varlıkların, özellikle canlıların, varlığında, varlığının devamında, hayatında ve hayatını devam ettirmesinde maddeten ve mânen çok istekleri var, gerek duyduğu çok şeyler var. Öyle şeylerden yoksun ve öyle şeylere ihtiyacı var ki, en küçüğüne o şey'in eli yetişmediği, en küçük talebine o şey'in kuvveti kâfi gelmediği bir durumda görüyoruz; bütün talepleri ve maddî-mânevî erzakları ummadığı yerlerden tam bir intizamla ve uygun vaktinde ve lâyık bir tarzda tam bir hikmetle ellerine veriliyor. İşte mahlukların yoksun oldukları ve ihtiyaç duydukları bu şeyler ve bu tarzda imdad ve gaybî yardım, acaba Güneş gibi bir Mürebb-i Hakim-i Zülcelal'i, bir Müdebbir-i Rahim-i Zülcemal'i göstermiyor mu?.." (22. Söz).

    Tilman'ın gelecekle ilgili endişeleri bizzat kendisinin yaptığı deneysel gözlemlerin sonuçlarından kaynaklanıyordu. Minneapolis'in kuzeyinde yaklaşık 23 kilometrekare büyüklüğünde bir bölgede yıllar süren çalışmalar yapan Tilman burada kuzeyden güneye üç farklı ekosistemin bir arada olduğunu gördü: sürekli orman, yaprakları belli mevsimlerde dökülen ağaçlardan oluşan geçici orman ve çayırlık. Tilman bu bölgedeki farklı ekosistemlerin kuraklığa, topraktaki azot seviyesi değişimine, burada yaşayan türlerin sayı ve çeşidindeki farklılaşmalara nasıl cevap verdiğini inceledi. Deneyler, fazla sayıda tür barındıran ekosistemlerin kuraklığa, toprağın kalitesizleşmesine ve bitki büyüme sürecindeki değişikliklere en fazla direnç gösterdiğini ortaya koyuyordu. Ayrıca tarımsal gübrelerde anahtar unsur durumundaki azotun topraktaki oranının artması bazı bitki türlerinin ortadan kalkmasına yolaçıyordu. Tilman, "az sayıda tür barındıran, biyolojik olarak daha basit bir dünyaya doğru gidiyoruz" diyor. Eğer Minneapolis'te görülen ekolojik prensipler her yerde geçerliyse, bu demektir ki: tüketilmiş, kirletilmiş ve çoraklaşmış toprakların bulunacağı, bitkilerin büyüme sürecinde tahmin edilemeyen değişimlerin görüleceği (bu da kâh bolluk, kâh kıtlık yılları demektir) bir dünyada yaşıyor olacağız. Ve tabiatın gördüğü hizmetler ortadan kalkmaya başlayacak. "Temiz su ve verimli toprak üretimi, ürünlerin aşılanması ve atıkların idaresi: bütün bunlar tabiatta bizim için yapılan şeyler" diyor Tilman. Sonuçta dünya biyolojik çeşitliliğini kaybettiği için, bu ihtiyaçlar artık karşılanamayacak. Ve ekliyor: "Bu gidişe bir son vermek için, bu dünyadaki diğer canlılarla aramızda karşılıklı bir bağımlılık olduğunu, birbirimize muhtaç olduğumuzu anlamalıyız. Fakat tek başına çiftçiliğin değişmesi yeterli değil. Hayat tarzımızda da önemli değişiklikler yapmalıyız. Artık Batılılar gibi yaşayamayız. Başka bir tarza yönelmemiz, Asyalılar gibi yaşamamız gerekiyor." (Raeburn, 2000).

    Biyosfer II tecrübesi, eğer tabiî ekosistemlerin sağladığı hizmetlere daha uzun süre güvenemeyeceksek, dünyadaki tüm hayatları ve sonuçta insan hayatını korumanın bizi çok aşan ve ustalık isteyen bir iş olduğu gerçeğini hatırlatmış oluyor.

    "Evet, bu dünyamızın acaip bir kaynak şeklindeki buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir varlık, hatta hiçbir katre su yoktur ki, vücuduyla, intizamıyla, menfaatiyle ve vaziyetiyle Yaratıcısını bildirmesin. Basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garip mahluklardan ve yaratılışları gayet muntazam deniz hayvanlarından, hususen bir tanesi bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki, yaratılışıyla ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle Yaratanına işaret ve Rezzakına şehadet etmesin...

    ...Hem nasıl ki, dağların yüzünde ve karnındaki san'at ile yaratılmış varlıklar, zeminin her tarafında, her bir canlı tür aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mâni olmadan, diğer türler ile beraber karışık iken karıştırmaksızın icadları, Senin rububiyetinin haşmetini ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametini gösterir. Öyle de, zeminin yüzündeki bütün zihayat mahlukların hadsiz ihtiyaçlarını, hatta çeşitli hastalıklarını, hatta muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihalarını tatmin edecek bir surette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam ağaçlar, bitkiler ve madenlerle doldurmak ve muhtaçların hizmetine vermek cihetiyle, Senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hakimiyetinin nihayetsiz enginliğine işaret; ve toprak tabakaları içinde gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde, bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla ihtiyaçlara göre verilmeleriyle, Senin herşeye taalluk eden ilminin ihatasına ve herbir şeyi düzenleyen hikmetinin bütün eşyaya şümulune ve ilaçların hazırlanması ve mâdenî maddelerin biraraya toplanmasıyla, rububiyetinin, rahimane ve kerimane olan tedbir ve idarenin güzelliklerine ve inayetinin ihtiyatlı lütuflarına pek zahir bir surette işaret ve delalet ederler." (Münacat, Şualar).

    Tabiattaki, bize rutin gözüken işleyişin biz istesek de başaramayacağımız bir mûcize olduğunu anlamamız için acaba bozulması mı gerekiyordu? "Bir şeyin kıymeti yokluğunda anlaşılır" kâidesini keşke dünyamız için test etmek zorunda kalmasaydık! Bu çok pahalıya malolan bir tecrübe ve bunu onbinlerce (belki yüzbinlerce) yıllık insanlık tarihinin önümüze getirdiği tecrübe birikimine rağmen henüz yeni anlıyoruz. Fakat Kâinat kitabının Yaratıcısı Kur'ân kitabında beyan ediyor: "Güneş ve Ay bir hesapla hareket ederler. Yıldızlar ve bitkiler hep secdededirler. Göğü bu âhenkle O yükseltti ve bu ölçüyü koydu ki, siz de ders alıp ölçü dışına taşmayasınız." (Rahman: 5-8).

    Yani bütün bir Kâinat'ta olduğu gibi yeryüzünde de bütün yaratılış ve hareketler, Yaratıcı'nın isim ve sıfatları gereği bir ölçü ve denge ile oluyor. Fakat kendimizi içinde bulduğumuz bu harikulâde nizamın anlamını ve değerini derinlemesine hissetmek bir yana yüzeysel olarak bile üzerinde durmaya değer bulmuyoruz. Ve sonuçta dünyayı kendi ellerimizle yaşanmaz hale getirdikten sonradır ki, feryad etmeye başlıyoruz. Bu feryadımızda da bir ibret almışlık ve derinlik olduğunu söylemek zor.

    Kâinat'ta Başka Hayatlar Var mı?
    Popular Science'ın ele aldığı bir diğer konu, insanın evrende başka hayatlar, özellikle de kendisi gibi akıl sahibi varlıklar arayışı ile ilgiliydi. Bu ABD'nin çok ilgi gösterdiği, bununla kalmayıp büyük paralar yatırdığı bir alan. ABD'nin planlarına göre, Güneş sisteminde Dünya dışı hayatların aranabileceği en ümit verici gezegen olarak görülen Mars'a yakında otomatik yüzey araştırma araçlarından oluşan küçük bir filo daha çıkartma yapacak ve Mars toprağının hayat için uygunluğu araştırılacak. Daha sonra gönderilecek diğer misyonlar, toprak örneği getirebilecek araçlar, Mars balonları ve Mars yüzeyini birkaç yıl boyunca araştırabilecek uzun menzilli arazi araçlarından oluşacak. Bütün bu insansız misyonlar Mars üzerinde hayat emaresi bulsun bulmasın, ABD yine de Kırmızı Gezegene insan göndermek istiyor. Eğer orada hayat varsa, astronotların misyonu bununla ilgili daha fazla bilgi elde etmek olacak. Eğer hayat yoksa, daha derin kazılar yapılacak ve Mars steril bulunursa insan yerleşimi için hazırlanacak.

    Hayat araştırmalarıyla ilgili bir başka önemli hedef, Jüpiter'in uydusu Europa üzerindeki küresel buz örtüsünün altında olduğu sanılan okyanus. Böyle bir okyanusun varolması için, Europa'nın suyu sıcak tutacak ergimiş bir çekirdeğe ve sıcak çıkış kanallarına sahip olması gerekmektedir. Dünya'daki böyle menfezlerde değişik hayat formları bulunmaktadır. Europa'da bir su hayatı olup olmadığını anlamak için, en az üç kilometre kalınlıkta olduğu sanılan buz kabukta delik açabilecek ve alttaki okyanusa ısı menfezleri araştırmaya yönelik küçük denizaltıları bırakabilecek bir araç gönderilecek.

    Satürn'ün esrarlı uydusu Titan ise, organik moleküllerce zengin olduğu sanılan yoğun ve karanlık bir atmosfere sahip. Bu yüzden, yeryüzünde hayatın başladığı andaki şartları taşıyabilir. 2004'de Satürn'ün etrafında yörüngeye yerleşecek olan Cassini uzay aracı Titan'ın yüzeyine bir araç indirecek. Bunu, küçük yer araçlarından oluşan bir Titan yörünge aracı izleyecek. Bütün bu misyonların, Titan'da hayat olmasa bile, hayatın kökenine dair soruları aydınlatması bekleniyor.

    Son araştırmalarla, Güneş sistemine yakın yirmiden fazla yıldızın etrafında gezegen olduğu belirlendi. Etrafında döndükleri yıldızların ışık banyosunda boğulmuş olan bu gezegenleri görüntüleyebilecek teleskoplar henüz yok (eğer, Güneş'e en yakın yıldızın etrafında dönen bir gezegende yaşasaydık ve sistemimize oradan baksaydık, mevcut optik teleskoplarla ne Dünya'yı ne de dev gezegen Jüpiter'i göremezdik). Yüksek hassasiyetli uzay teleskopları Güneş sistemi dışındaki gezegenleri görüntüleyecek ve hayatın varolup olmadığını anlamak amacıyla moleküler ipuçları bulmak için bunların atmosfer spektrumlarını alacaklar. Daha önce dış gezegenlere gönderilmiş olan uzay araçları yolları üzerinde dönüp Dünya'nın yakınından geçerken (dünyanın çekiminden faydalanıp hızlanmak için başvurulan bir yöntem bu) yeryüzündeki hayatın spektral verilerini belirlemiş olduklarından bu yaklaşımın diğer gezegenler için sonuç vereceği sanılıyor. Çünkü Dünya'nın spektral çizgileri klorofil, moleküler oksijen ve metanın varlığını ortaya koyuyor. Bitkiler oksijeni resirküle etmektedirler. Aksi takdirde oksijen toprakla birleşir ve bu yüzden spektrumda moleküler oksijen görülmezdi. Oksijen tarafından süratle tutulan metan ise geviş getiren büyükbaş-küçükbaş hayvanların solunumuyla ve kabarcıklar şeklindeki bataklık gazlarıyla çıkmaktadır. Eğer benzer spektrumlar bir başka gezegen için bulunursa, bu ABD için önemli bir keşif olacak (Ferris, 2000). Fakat son zamanlarda yapılan araştırmalar, kâinatın diğer yerlerinde organik moleküllerin, Mars ve benzeri gezegenlerde ise mikrobik veya bakteriyel canlıların bulunabileceğini ve bütün bunların artık normal karşılanması gerektiğini, dünya üzerindeki hayata gelince, bunun çok istisnai bir durum olduğunu vurguluyor.

    İşte 21. yüzyılda ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin ilgi alanına giren ve büyük bütçeler gerektiren bazı soru işaretleri bunlar. Toplum katmanlarının da popüler bilim yoluyla bu tür konulara merak duyması çok güzel. Ümit ederiz ki, modern bilim ve teknoloji, onu yapan ve uygulayan Yaratıcı'ya saygılı insanlar vasıtasıyla, toplumlarda da ilâhî bir heyecan meydana getirsin, insanların marifet ufkunu genişletsin, hayatı veren, galaksilerden hücrelerimizdeki atomaltı parçacıklara kadar her yerde, her şeye, her lahza hükmeden Allah'a karşı kulluk şuurumuzu uyandırsın, saygı ve sevgimizi artırsın, böylece yaratılıştan kastolunan murad-ı ilâhî hâsıl olsun.

    Fakat yukarıda sözünü ettiğimiz bütün bu dünya ötesi projeler merak hissi ve düşüncelerimizdeki çelişkiyi göstermiyor mu?!.. Dünyayı herbirimizde hayranlık uyandıracak ölçüde imar eden, uzayı fetheden, başka gezegenleri keşfetmeye giden insan önce yeryüzünde tecelli eden rahmaniyete saygı ve uyum göstermeli değil mi? Önce dünya üzerindeki hayatı korumalı değil mi? Dünya dışı bir gezegende, örneğin Mars'ta muhtemel bir bakteri varlığı düşüncesi bile bilim adamlarını heyecanlandırıyor. Halbuki bu dünyada hayatı, milyonlarca canlı türünü ve kendimizi hazır bulduk. Neden dünya üzerindeki hayat sahibi varlıklar bizde bu denli hassasiyet ve heyecan uyarmıyor? Kâinat, hayat ve insan ile ilgili bilgilerimizin çoğalması Cenab-ı Hakk'a karşı inancımızın ve saygımızın artmasına vesile olmalı iken, düşüncelerimizi nasıl oluyor da bu denli çarpıklaştırıyor? Neden sürekli dışa dönük bir düşünce dünyasına sahibiz ve neden kendi içimize dönemiyoruz? Neden dünyadaki hayatların kıymetini bilmiyoruz, umursamıyoruz ve dünyayı terkedip uzayda hayat arıyoruz? Neden tabiat aracılığıyla bize ulaşan ve bizim asla kendi başımıza başaramayacağımız hizmetlerin (soluduğumuz hava, içtiğimiz su, tükettiğimiz gıda maddeleri) üzerinde düşünmüyoruz? "Yeryüzündeki hayatı bırakıp, hatta o hayata kastedip hayat aramaya nereye gidiyorsunuz? Önce burayı bir görsenize, önce evinize, ev arkadaşlarınıza ve ev sahibinize saygılı olsanıza!" demezler mi insana?!...

    Kaynaklar
    - T. Ferris, "Personal: Human seeks alien", Popular Science, January, 2000.
    - P. Raeburn, "Home wreckers", Popular Science, January, 2000.





    Bu sayfa hakkında yorum ekle:
    İsmin:
    Mesajınız:

    azizyilmazcom.tr.gg
    => Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=