• Ana Sayfa
  • Hakkimizda
  • Üye Olun
  • Ziyaretçi Defteri
  • Forum
  • İletişim
  • Görsel Eğitim Setleri

  • _______________

    ZiyaretÇi BilgileRi 

    Bilgileriniz 

    » Bu sitemizi ziyaretin.

     

     

     

     

     

    PAYLAŞINN..!

     

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    Paylaşıyorum

    Hicret

    Hicret: Mukaddes Bir Yolculuk

    Prof. Dr. Osman Güner






    Hak yolunda ve Hakk’ın hatırı için yapılan hicret o kadar kudsîdir ki, mal ve canlarını inandıkları dava ve o davanın eşsiz temsilcisi uğrunda feda eden kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok sevilip takdir edildiği noktada, daha değişik sıfat ve unvanlarla değil de “muhacir” unvanıyla yâd edilmesi ne kadar mânidardır!


    Faran dağlarının eteklerine kurulu o mukaddes şehir, 'Şehirlerin Anası', o gün çok farklı bir hâdiseye şahitlik ediyordu. Güneş o sabah sanki bir başka doğmuştu, Mekke semalarında. Vakit, herkesin istirahat için köşesine çekildiği öğle vaktiydi. Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), 'kardeşim' diye iltifat ettiği Ebû Bekir'i (ra) ziyaret için o gün hiç de alışık olmadıkları bir zamanı seçmişti. Mekke'nin ıssız sokaklarını aşarak Hz. Ebû Bekir'in hânesine ulaştı, kapısını çaldı; içeri girmek için izin istiyordu. Her hâliyle şaşılacak bir hâdiseydi bu. Hz. Ebû Bekir, hâne halkıyla birlikte hemen ayağa kalktı ve: "Anam babam yoluna feda olsun! Vallahi bu saatte geldiğine göre, bunda mutlaka önemli bir iş var!" dedi önce. Sonra da hemen kapıya koştu ve göz aydınlığı misafirini içeri buyur etti. Merakla bekliyordu olacakları. Allah Resûlü önce baş başa kalmalarının daha uygun olacağını söyledi ise de, Ebû Bekir (ra), kızlarını kastederek: "Ey Allah'ın Resûlü, endişe etmeyin. Onlar benim kızlarım; Senin de ehlinden sayılır." dedi. Bunun üzerine Kutlu Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem): "(Bilesin ki,) Mekke'den hicret etmek için bana izin verildi." dedi. Hz. Ebû Bekir heyecanla: "Birlikte mi, ey Allah'ın Resûlü?" diye sordu. "Evet, birlikte." diye karşılık verdi, Allah Resûlü.

    Resûl-i Ekrem'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mukaddes yolculukta refakat etmek için sabırsızlıkla bekleyen biri için bu haber, bir muştu, bir sevinç kaynağıydı. Çünkü Hz. Ebû Bekir, diğer arkadaşları gibi hicret için izin istediğinde, Efendimiz kendisine: "Acele etme! Belki Allah yanına bir arkadaş verir." diye karşılık vermişti. O, bu sözlerden ne kastedildiğini anlamakta gecikmemişti. Hemen iki deve satın almış ve dört aydır da bu yolculuk için hazırlanmaya çalışıyordu. Allah Resûlü'nün bu sözleri onun için büyük bir lütuftu; kendini tutamadı, sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı... Sonrasında, tarihin akışını değiştirecek o mukaddes yolculuğa çıkmak için gerekli olan plân ve hazırlıkları yapmaya koyuldular...1

    Hicret Öncesinde Oluşan Şartlar
    Peygamber'in (sas) ve O'na iman edenlerin, bunca yıl sevgi, özlem ve ümitle yaşadıkları vatanlarını terk etmek zorunda kalmalarının sebebi neydi? Onları o 'Peygamber Yurdu' şehirden göç etmeye sevk eden hangi elemli hâdiseler yaşanmıştı? Yoksa bu yaşananlar, ilâhî bir plan gereği yüce bir davanın muvaffakiyetine giden yolda atılması gereken adımlardan biri miydi? Elbette öyleydi; zira Ebû Bekir'i (ra) Cennet'le muştulanmışçasına sevince boğan bu mukaddes göç, aslında öteden beri büyük dava adamları için mukadder olmuştu. Tarih şahittir ki, dünya çapında köklü yankıları ve tesirleri olmuş büyük hareketlerin önderleri ve tâbileri mutlaka bir hicret gerçeğiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bir başka hakikat daha var ki, yüce davalar asıl başarılarını muvaffak oldukları bu hicret hâdisesinin sonrasında yakalamışlardır.

    Hiç şüphesiz insanlık tarihinin en yüce ve en asil hareketi, Peygamberler (asm) vasıtasıyla insanlığa ulaştırılan risâlet davasıdır. Bu yüksek mefkûreli kudsî dava insanlarından hemen herkes doğduğu yeri o yüce davası uğruna terk etmiş ve başka bir yeri yurt edinmiştir. Nitekim Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Şuayb, Hz. Musâ ve Hz. İsâ (asm) hep bu yüce mefkûre uğruna doğup büyüdükleri yurtlarından çıkarak yeni ufuklar arama peşinde koşmuşlardır.2 İnsanlığı karanlıklardan nura çıkarmak gibi mukaddes bir vazifeyi üstlenmiş olan bu kutsîler arasında en büyük muhacir hiç şüphesiz Efendimiz'dir (sallallahu aleyhi ve sellem). O'nun (sas) yüce davası uğruna yaptığı hicret, hem çok meşakkatli ve muhataralı, hem de bir o kadar muhtevalı gerçekleşmişti. Bilindiği gibi, Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) mukaddes vazife, şirk bataklığının toplumu tümüyle kuşattığı, adaletin güçlülerin insafına bırakıldığı, kan davalarının sulh ve sükûneti derinden sarstığı, insan hayatının kabileler arası çatışmalarla heder edildiği, servetin sadece zengin ve aristokrat kesimin elinde dönüp dolaştığı ve en önemlisi de bunca haksızlığı işleyenlerin hesap vermek için dehşetli bir Gün'de toplanacaklarına dair inancın bütünüyle yok olduğu bir ortamda tevdi edilmişti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine risalet görevinin verildiği ilk günden itibaren birlikte yaşadığı insanları, yaratılmışların kulu kölesi hâline getiren bu şirk bataklığından kurtarıp her şeyi yüce Kudretiyle var eden bir Yaratıcı'nın varlığına inanmaya ve insanın iyi veya kötü yaptığı her işin hesabının sorulacağı bir büyük Hesap Günü'nün varlığını kabule davet etmişti. Kısacası Allah Resûlü'nün tek dileği, Mekke toplumunun iman nuruyla aydınlanması ve düştükleri bataklıktan bir an önce kurtulmalarıydı.

    Allah Resûlü'nün bu çağrısı, Mekkelilerce başlangıçta pek önemsenmemiş, hatta istihza ile karşılanmıştı. Ancak ne zaman ki, bu mukaddes davet toplumun farklı kesimlerinden hüsnü teveccüh görmeye başlamış, işte o zaman Mekke'nin ileri gelenleri bu çağrıyı kendi kurulu düzenlerini hedef alan ciddi bir tehdit olarak algılamaya başlamışlardı. Başlangıçtaki nispeten müsamahalı ve umursamaz tavırlarını bir tarafa bırakarak Resûl-i Ekrem ve etrafındaki müminlere karşı katı ve sert bir tavır sergilemeye yöneldiler. Bu katı muhalefet, Allah Resûlü'nün müminlerce yegane önder olarak inanılması ve buna bağlı olarak da tesirinin gün geçtikçe artmasından kaynaklanıyordu. Bu durum, Mekkeli liderlerce tehlikeli bir gelişme olarak algılandı. O'nu (sallallahu aleyhi ve sellem) bu davasından vazgeçirmek için ne yapmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Önce aile büyükleriyle konuşup O'nu yolundan döndürmelerini istediler. Olmadı, bu kez uzlaşmak için herkesin reddedemeyeceği kadar şahsî menfaat temin edeceklerine dair teklifler götürdüler. Bu da olmadı, bu sefer müminleri inançlarından vazgeçirmek için son çare olarak fiilî baskı ve işkence yöntemlerine yöneldiler.

    Tarih bir kez daha tekerrür ediyordu; geçmişte yüce bir davaya gönül vermiş müminler inançlarından taviz vermeden güvenli bir ortamda dinlerini yaşayabilmek için nasıl başka bir vatan arayışı içerisine girmişlerse, Allah Resûlü ve Ashab'ı da aynı yolu izlemek zorunda kalmıştı. O (sallallahu aleyhi ve sellem), takatin sınırlarını zorlayan bu durum karşısında, müminlere biraz olsun rahat bir nefes aldırmak maksadıyla, güvenli bir bölge olarak gördüğü Habeşistan topraklarını ilk hicret yurdu olarak belirlemişti. Habeşistan yönetimi ve halkı ilk muhacirler için isabetli bir tercihti; zira Habeş Kralı tebaasına karşı adaletiyle ün salmış, iyiliksever bir insandı.3 Mekke'den giden bu ilk muhacir kafilesine hiçbir zorluk çıkarmamıştı; muhacirler huzur ve emniyet içerisinde Allah'a kulluk görevlerini ifa ediyorlar ve hiç kimseden ne bir baskı, ne de çirkin bir söz işitiyorlardı. Mekkeli müşrikler onları orada da rahatsız etmek istemişler; lâkin kralın, muhacirleri koruma konusundaki kararlı tutumu sayesinde isteklerine ulaşamadan geri dönmüşlerdi.

    Mekke'de kalan müminler için hayat şartları günden güne ağırlaşıyor, müminler imanları uğruna her gün yeni yeni sıkıntılara müptela oluyorlar ve onlar için artık hicret kapısını çalmaktan başka bir çare de kalmıyordu. Müşriklerin baskıları daha da artmış; Kainatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Ashab'ına üç yıl süreyle boykot uygulanmış ve toplumla bütün münasebetleri kesilmek istenmişti. Bu tecrit ve kuşatma hareketinin ardından Allah Resûlü açısından fevkalâde üzüntü verici iki önemli gelişme daha yaşanmıştı: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce, hayatı boyunca kendisini himaye konusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan amcası Ebû Tâlib'i kaybetmiş; ardından da kendisine bütün varlığıyla destek olan fedakâr eşi, Müminlerin Annesi Hz. Hatîce Validemiz'i dâr-ı bekâya yolcu etmişti. Yaşanan bütün bu acı ve endişe verici gelişmeler, müminler için âdeta yeni bir vatan arayışının habercisi gibi karşılarına dikilmişti.

    Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), daha önceden sadece isteyenlerin gitmelerine izin verdiği Habeşistan hicretinden sonra, artık hem kendisi hem de Ashabı için bir kurtuluş vesilesi olur ümidiyle Mekke'den ayrılıp hicret etmeyi düşünmeye başladı. Bu münasebetle aklına ilk gelen yer anne tarafından akrabalarının da bulunduğu Tâif şehri oldu. Tâifliler Efendimiz'e davetine karşı, 'Dağlar Meleği'ni bile ihtizâza getirecek insanlık dışı bir tavır sergilediler.4 Sonuçta Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğ vazifesini yapmak üzere geldiği bu şehirden ayrılırken, bir taraftan görevi ifa etmenin huzurunu yaşarken, diğer taraftan da hicret için geldiği bu yerden hüzünle geri dönüyordu.

    Nihayet beklenen gelişme olmuş; inkârcıların Mekke'de onca baskı ve yıldırma teşebbüslerine rağmen müminlerin imanlarını koruma ve dinlerini yaşama hususunda gösterdikleri kararlılık, Mevlâ'nın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle hicret meyvesine dönüşmüş; Medine'nin tali'li insanları, Allah Resulü'nün hicret talebine müspet karşılık vererek, müminleri yurtlarına ve yuvalarına ortak etme isteklerini açıkça ifade etmişlerdi. Birbiri ardınca gerçekleşen iki Akabe toplantısında Medine'nin bu bahadır insanları, 'Ensâr' olacaklarını cihana ilân edercesine Resûlü Ekrem'e biat etmişler ve O'nu: "Ey Allah'ın Elçisi, beldemize buyurun!" diye Medine'ye davet etmişlerdi. Ciddiydiler; O'nun getirdiği her şeyi kabullenecek, O'na teslim olacak, nefislerini, kadınlarını, çocuklarını koruma mevzuunda gösterdikleri aynı hassasiyeti O'na karşı da gösterecek, O'nu bağırlarına basacak, koruyacak ve canlarından aziz tutacaklardı. Bunun karşılığında da Allah onlara Cennet vaadediyordu. Anlaşma tamam.. Resûlullah mütebessim.. Ensar memnun.. ve artık Medine'nin kapıları Muhacirlere ardına kadar açıktı.

    Hicret Stratejisi
    Öteden beri her yeni inanç veya düşünce, doğduğu çevrede hor karşılanıp aleyhine kampanyalar, baskılar ve sindirme çabaları oluşturulmaya başladığında, çok defa başka bir muhit onlara kucak açmış ve destek olmuştur. Yüce bir mefkûreye gönlünü kaptırmış her kutsînin kaderinde âdeta ilâhî bir kanun gibi şu değişmez çizgiler varlık sahnesine çıkıvermiştir: Önce gönülleri 'iman ve aşk ateşi' sarmış; sonra yığınları saptıran batıl düşünce ve inançlara karşı 'mücadele azmi' doğmuş; sonra da gerektiğinde insanlığın mutluluk ve saadeti uğruna malı-mülkü, yurdu-yuvayı her şeyi feda ederek, imanın kök salacağı başka âşina gönüller bulmak üzere 'yollara dökülme', yeni ufuklar arama gayreti (hicret) gerçekleşmiştir.5 Nitekim Yüce Kur'ân, ilâhî mesajları insanlığa duyurmak gibi kutlu bir vazifeyi üstlenmiş bütün peygamberler için bu hakikatin mukadder olduğunu Allah Resûlü'nün şahsında mealen şöyle ifade etmektedir: "Onlar yurdundan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar. O takdirde kendileri de senden sonra pek az kalır, sonra da yok olur giderler. Senden önce gönderdiğimiz resuller hakkında cârî olan ilâhî kanun budur. Sen Bizim nizamımızda asla bir değişiklik bulamazsın!"6

    Âyetin vermek istediği mesaj açıktır: Hicret nasıl ilahî mesajı tebliğde önemli bir yere sahipse, "Rabbimiz Allah'tır" diyerek sadece O'na iman ve ibadet ettikleri için7 peygamberi ve ona iman edenleri yurtlarından çıkmaya zorlayanlar, onların çıkışından sonra orada fazla kalamamışlardır. Nitekim Allah Resûlü'nün Mekke'deki en azılı düşmanları O'nun Mekke'den ayrılışından iki yıl sonra Bedir Savaşı'nda öldürülmüş8 ve bundan altı yıl gibi kısa bir süre sonra da Mekke fethedilmiştir. Tarihte yurdundan yuvasından hicret etmek zorunda bırakılmış Allah'ın peygamberleri için geçerli olan bu ilâhî kanun (sünnetullah), elbette onlardan sonra yollarından gidenler, misyonlarının vârisi olanlar ve onların düşmanları için de geçerlidir. Mevlâ'nın böylesine müstesna lütuflarla karşılık verdiği mukaddes bir göçün gerçekleşebilmesi, öncelikle insanın iç dünyasının sıhhatine, Allah'la irtibatının güçlü olmasına, nefisten kalbe yönelmesine, dünyevîliği terk edip uhrevîliğe doğru yükselmesine bağlıdır.

    Önce Ruh Plânında Hicreti Yaşamak
    Kutlu Beyan, iman, hicret ve Allah yolunda durmadan gayret (cihat) üçlüsünü birlikte zikretmek suretiyle, bir hakikatin üç ana mihverini nazara vermektedir9 ki, hakikate susamış gönüllerin doyasıya içtiği âb-ı hayat çeşmesinin üç kurnasıdır bunlar. Bu kurnadan yudumlayan "ferdin şahsiyet kazanması, inançla şahlanıp nefis ve benliğini aşarak Hakk'ın âzâd kabul etmez kölesi olması önemli bir merhaledir. Bu merhaledeki cihad, bütün buudlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği yenmeye müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşâ etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla da cihadların en büyüğü 'Cihad-ı Ekber'dir. İkinci merhale ise, her gönülde bir kor, bir alev hâline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeşitli dalga boylarında şualar neşretmeye başlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber hicret de gelip kapıya dayanır.

    Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh plânında bir hicretten bahsetmek her zaman mümkündür: İnsan, içinde bulunduğu durumdan olması gerekli olan duruma; hareketsizlik ve dağınıklıktan aksiyon ve sisteme; donmuşluk ve bozulmuşluktan kendini yenilemeye, binbir günahın boğucu atmosferinden ruh ve kalbin hayat derecesine yükselme gibi.. hususların hemen hepsinde bir hicret mânâsı vardır ve bu mânâlarda o, hep hicret edip durmaktadır. Kanaatimizce, ikinci hicretin, fonksiyonunu tam eda edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişama, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler."10

    Dolayısıyla Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) "Müslüman, Müslümanların, elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir. Muhacir de Allah'ın yasakladığı, haram kıldığı şeylerden uzak duran kimsedir."11 hadis-i şerifinin fehvasınca, öncelikle hicret, ferdin ruh plânında gerçekleşmelidir.

    Yalnızca Allah'ın Rızasını Gözetmek
    Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke'den Medine'ye hicretinde geride bırakılan eş-dost, mal-mülk ve dünyevî bütün değerler yalnızca Allah'ın rızası ve emri gereğince terk edilmişti. Onlar onca sıkıntıyı dünyevî hiçbir beklentiye girmeden, sadece Allah ve Resûlü'nün fermanı olduğu için göğüslemişlerdi. Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) öncülüğünde gerçekleşen bu hicrette az da olsa farklı maksatlar taşıyan insanlar vardı ve O, bu duruma dikkat çekerek Allah'ın rızasını kazanmaktan başka bir niyetle hicrete katılanların, ancak niyet ettiği şeye göre karşılık alacaklarını ifade buyurmuştur: "Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek olan da odur. Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü'ne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünyalık veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir."12 Bu hadîs-i şerîfte, sevdiği bir kadınla evlenmek gayesiyle hicrete katılan ve Medine'ye bu maksatla gelen bir Müslüman'ın durumu dile getirilmektedir. Amel ve davranışların niyetlere göre olması, şahsî gayelerini bir davanın idealleri altında gizlemeye çalışanlara karşı ifade edilen kesin ve değişmez bir hükümdür. Bu kimse böyle bir hareketin neresinde bulunursa bulunsun, sadece niyetine göre muamele görecektir.

    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Müminin niyeti amelinden hayırlıdır."13 buyruğuyla bir başka hakikate daha işaret etmektedir ki, insan ne kadar gayret ederse etsin, niyetindeki amelini yakalayamaz. Rahmeti sonsuz yüce Allah, kulunun yaptığı amelden ziyade, kalbindeki niyete göre karşılık verecektir. Dolayısıyla vicdanının ve ruhunun sesine kulak vermeyen insan boşa oturup kalkmış, ömrünü beyhude tüketmiş olacak, asla hâl ve hareketlerinde Allah'ın rızasını gözeten insanların elde ettiği neticeye ulaşamayacaktır.

    Dine Hizmet Gayesi Taşımak
    Allah Resûlü'nün Mekke'den Medine'ye gerçekleştirdiği hicret, davetin artık orada yapılamaması dolayısıyla dışa açılmayı ve Müslümanların kendi ayakları üzerine durabileceği bir yere gitmeyi hedefliyordu. Bu hicret sayesinde Medine'de kurulacak site devletiyle İslâm daveti, kâmil mânâda ve kendi orijini ile temsile kavuşacaktı. Dolayısıyla zorunlu bir hicretle inananların hepsinin orada toplanması, bu yeni İslâmî oluşumun desteklenmesi açısından büyük önem taşıyordu. Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem): "Mekke fethinden sonra hicret yoktur, ancak cihad ve niyet vardır. O hâlde cihada çağrıldığınızda hemen icabet edin!"14 beyanları da, Medine'ye hicretin hususî durumuna ve fetihle birlikte bu hicret mükellefiyetinin kalkmış olduğuna dikkat çekiyordu. Bu sebeple Mekke fethinden sonra gerçekleştirilen hicretler, çok sağlam bir niyetle ikame edilmeliydi.

    Mekke'de yaşanan sıkıntılardan sonra gerçekleşen bu mukaddes göç, bir daralma ve sıkıntı hâlinden çıkarak inanç ve idealleri gerçekleştirmek gayesiyle yeni yurtlar ve imkânlar arayışı içinde olmaktı. Bu yönüyle Müslümanların hayatlarında hicret, zamanın belli bir vetiresinde gerçekleşmiş ve bitmiş tarihî bir hâdise değildir. Hicret, idealler ve inançlarla çatışan ve onları baskı altında tutan şartları değiştirme, insanın dine hizmet kastıyla yaşadığı tatlı kederlerine yeni çareler arama yolunda izlediği ilâhî bir plandır; ilâhî plandır, zira Yüce Mevlâ baskı ve zulüm altında kalmış müminlere, dinlerini yaşamak ve hizmet etmek gayesiyle hicret yolunu kullanarak yeni arayışlar içerisine girmelerinin gerekli olduğunu ifade buyurmaktadır: "İman edip de hicret etmeyerek kendi öz nefislerine zulmeder vaziyette olanların canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki: "Ne işte idiniz?" Onlar da: "Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulayamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik" deyince, melekler bu sefer şöyle dediler: "Peki Allah'ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?" İşte onların durağı cehennemdir. Ne fena bir dönüş yeridir orası!"15

    Sırf İslâm'a gönül verdikleri için yaşadıkları baskılardan kurtulmak, ayağını sağlam basacağı emin bir mekâna yerleşmek, vefalı dostlarına çok vefalı yardımcılar (ensâr) bulmak, İslâmî değerleri hayata hayat yapmak, yepyeni bir tarih ve medeniyet projesiyle iç içe olan evrensel bir Dine insanları ulaştıracak köprüler kurmak... gibi hedeflerle gerçekleştirilen bu mukaddes göç karşılığında, Mevla-i Müteâl'den sağanak sağanak ilâhî lütufların beklenebileceği müjdesi verilmektedir ki, bu çok büyük bir bahtiyarlıktır: "Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah'a ve Resulü'ne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah'a aittir. Allah gafurdur, rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur)."16

    Netice itibariyle, geçmişten bu güne değin yüce bir davanın idealist insanları, her ne zaman doğup büyüdüğü çevrede hor görülüp baskı ve yıldırma çabalarına maruz kalmışlarsa, yeni ufuklar aramak ve imanın kök salacağı başka gönüller bulmak için yollara dökülmüş, hicret gibi kudsî bir göçü hayata geçirmişlerdir. Böylesine zorlu ve muhataralı bir yola koyulabilmek her şeyden önce insanın gönül dünyasını tezkiye etmesine, Rabb'iyle irtibatını muhkem kılmasına ve kendisini yeniden inşâ etmesine bağlıdır. Zira gerçek muhacir, Resûl-i Ekrem'in (sallallahu aleyhi ve sellem) de ifadesiyle, 'Allah'ın yasakladığı, haram kıldığı şeylerden uzak duran kimsedir.' Dolayısıyla hicret, önce ruh plânında gerçekleşmelidir. Hicret için onca zorluğu göze alan kimse, bütün bu fedakârlıkları dünyevî hiçbir beklentiye girmeden, sırf Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla yaptığının şuurunda olmalıdır. Nihâî merhalede, Allah ve Resûlü'nün fermanı gereğince dininin gereklerine göre yaşamak ve dinine hizmet etmek gayesiyle böyle mukaddes bir yola koyulanlara yüce Mevlâ (celle celâluhu) ilâhî lütuflarını sağanak sağanak yağdıracağını muştulamaktadır. Allah Teâlâ (celle celâlühü) inanmış gönüllere bu kudsî gayeye hizmet edecek ameller yapmayı nasip eylesin!..

    * Ondokuz Mayıs Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi
    oguner@yeniumit.com.tr


    Dipnotlar
    1. Buhari, menâkıbu'l-ensâr 45.
    2. Bkz.Bakara, 2/127; Hûd, 11/81; A›râf, 7/88; Yûnus, 10/90; Tâhâ, 20/77-78.
    3. Beyhakî, es-Sünenü'l Kübra, IX/17.
    4. Buhari, bed'ü'l-halk 7.
    5. M.Fethullah Gülen, "Mukaddes Göç", Sızıntı, Ekim 1985.
    6. İsrâ, 17/76-77.
    7. Hac, 22/40.
    8. Ebu Davud, cihâd 115.
    9. Bakara, 2/218; Enfâl, 8/72; Tevbe, 9/20.
    10. Gülen, "Mukaddes Göç", a.y.
    11. Ebu Davud, cihâd 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/22.
    12. Buhârî, bed'ü'l-vahy 1; eymân 23; Müslim, imâre 155.
    13. Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, VI/185.
    14. Buhari, cihâd 2; Müslim, imâre 86.
    15. Nisâ, 4/97.
    16. Nisâ, 4/100; ayrıca bkn. Nahl, 16/41,110.
    azizyilmazcom.tr.gg
    => Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=