• Ana Sayfa
  • Hakkimizda
  • Üye Olun
  • Ziyaretçi Defteri
  • Forum
  • İletişim
  • Görsel Eğitim Setleri

  • _______________

    ZiyaretÇi BilgileRi 

    Bilgileriniz 

    » Bu sitemizi ziyaretin.

     

     

     

     

     

    PAYLAŞINN..!

     

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    Paylaşıyorum

    Merhamet

    Merhamet

    Bekir Yalanız



    Evini, ocağını dağıtmaya gelen eşkıyalar, elinde kalan son varlığını –oğlunu- da yanlarında götürmek isteyince, annenin yüreği ağzına gelmişti. Son bir ümitle eşkıyaya yalvardı:

    — Merhametiniz yok mu sizin?
    Eşkıya, bir anaya, bir de oğluna baktı:
    — Merhametim olsa, bu işi yapar mıydım?!..
    ***

    Merhamet, çadırını ateşin düştüğü yere yakın kurmaktır.

    İnsanı insan yapan hâllerden biri de, insan kardeşlerinin acısında kaybolmaktır. "Aç mısın? Önce senden daha aç olanı doyur; o zaman lokman sana belki daha tatlı gelecektir. Susuzsun! Tasını önce dudakları seninkilerden daha fazla kurumuşa uzat; o zaman bağrını belki zülâl serinletecektir. Yorgun musun? Mutlaka senden daha yorgun bir baş vardır; yastığını evvelâ ona uzat, muhakkak sen daha ferah dinlenirsin."
    Evde pişen aştan komşumuza sunamaz olduk.

    Ellerimiz bir yetimin başına dokunmadı nicedir.

    Bir fakirin gözyaşlarını yüreğimizde hissetmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki! Dağlar koyduk aramıza, ovalara dikenler döktük. Zenginler ve fakirler birbirini görmeden yaşıyorsa bir toplumda, orada merhametten bahsedilebilir mi?!..

    Vermenin, yapmanın, getirmenin ve sarmanın bir insanlık alâmeti olduğunu unuttuk.
    İçimizde eksikliğini hissettik. Merhametsizliğimize bahaneler aradık durmadan.
    Nefsimiz, mal, mülk, para imtihanında yenilgiye uğradı; dünyalıkların altında kaldık.
    Kendi evimizde, mahallemizde unuttuğumuz merhameti başkalarının kapılarında aradık.
    Bulamadık.

    Biz seni nerde kaybettik ey merhamet?
    ***

    Arkadaşlarla Kayseri'den Sivas'a gidiyorduk. Anayolun kapalı olması bizi uzun ve yorucu köy yoluna mecbur etmişti.

    Yol uzadıkça uzuyordu. Sıcağın tepemizde bütün gücüyle bastırması ve buna karşılık arabamızın klimalarının çalışmaması bizi iyiden iyiye bunaltmıştı. Arkadaşlar haklı olarak mola istediler:

    — Bir yerlerde birazcık su içsek; bunaldık.
    Önümüze çıkan bir delikanlıya sorduk:
    — Su içebileceğimiz bir yer var mı?
    Genç, ilgisiz bir tavırla cevap verdi:
    — Var; ama biraz uzak. Köyün dışında. Arabanızla çıkamazsınız, yürüme de biraz sürer!
    Biz de oraya çıkmaktansa, yolumuza devam etmeyi tercih ettik.
    Tam hareket edecektik ki, bir ihtiyarın sesiyle geriye döndük.
    — Evlât bir durun hele! Nereye gidiyorsunuz?
    Şaşırmıştık. Yaşı yetmişi geçmiş, ak saçlı, nur yüzlü bir amca vardı karşımızda. Yüzünü, suyun uzakta olduğunu söyleyen gence hafif kızar tavırla çevirerek:
    — Sen ne diyorsun öyle? Hiç misafir köyden geri çevrilir mi? Hiç misafire 'yok' denir mi? Allah (celle celâlühü) sorar; bereket kalkar köyümüzden!
    Tekrar bize mahcubiyetle döndü ve:
    — Hadi gençler, bizim eve gidiyoruz. Önce bir yemeğimizi yiyelim. Sonra da size hacı teyzenizin soğuk ayranından ikram ederiz.
    Öyle içten söylüyordu ki, 'hayır' dersek onu inciteceğimizi biliyorduk. Ancak, işimiz çok aceleydi. Ne yazık ki, davetini kabul edemedik. Ama merhametin incelttiği o amca bizde çok derin izler bıraktı; onu asla unutamadık.
    ***

    Mütevazı bir zengin olmuştu Mehmet Bey. Sıfırın altında başladığı ticarette hatırı sayılır bir yere gelmişti.

    Hem 'zengin' hem 'cömert' olmak her babayiğide nasip olur muydu?

    Mehmet Bey'e olmuştu.

    O gece, beldenin hayır işleriyle ilgili dertli insanlar yine bir araya gelmişti. Mehmet Bey o mecliste Hz. Ebu Bekir'in (ra) kahramanlığını hatırlatır bir cömertlik sergilemişti.

    Çok duygulanmıştım. Yanımda duran ve onu çok iyi tanıyan arkadaşı kulağıma eğildi ve aramızda kalmak şartıyla şunları fısıldadı:

    — Ben Mehmet'i talebeliğinden tanıyorum. Hayırsever bir işadamından ilk bursunu aldığı zaman günlerce harcayamadı. İhtiyacı vardı; ama harcayamıyordu. 'Benden daha muhtaç öğrenciler var, biliyorum. Ben bunu nasıl harcarım?!' diyordu. Ve yarısını bir başka ihtiyaç sahibi arkadaşına gizlice veriyordu. O yarım bursla okulu bitirdi. İşte bugünkü zenginlik, o yarım bursun bereketidir. O merhametinin mükâfatıdır ona.
    ***

    "Batı psikoloji öğretilerinde 'merhamet'e pek az yer verilmiş olmasına şaşmamak gerekir: Gerek Nietzsche, gerekse de Freud'un şuur dışı, dışarıya çıkma imkânı bulamayan zalim ve vahşi içgüdülerin alanıdır. İnsan tabiatının özde merhametle dokunduğunu söyleyen Doğu öğretilerinin aksine Batı geleneği insan tabiatının özünde zalim olduğuna inanır..."1

    Batı'dan alacağımız bir şeyler vardır elbet. Ama onların da bizi biz yapan hakikatlere muhtaç olduğu o kadar açık ki! Dostluk, yârenlik, karşılıksız verme, sabır, gönül zenginliği; inancın merhamet sınırlarını nasıl genişlettiği.

    Batı'nın merhamet ışıkları sönük; bunları onlara hatırlatacak gönül erlerine öyle ihtiyaç var ki! Müşteriyi siftah yapmamış komşusuna yönlendiren Doğu geleneğinin aksine, Batı öğretileri acımasız bir rekabeti teşvik eder; insanı insanın kurdu yapar. "Önce ve daima ben" sloganıyla hayat süren bu anlayışın aslında ciddi bir tedaviye ihtiyacı olduğu o kadar açık ki! Geçmişinde çok gözyaşı bırakan beyaz adamlar, bilseler de bilmeseler de, merhametin o sıcak iklimine ne çok muhtaçlar!
    ***

    Âlemlere rahmet Hz. Peygamber Efendimiz (sallahü aleyhi ve sellem) on bin kişilik ordunun başında Mekke'ye yaklaşmaktadır. Yol üzerinde yeni doğum yapmış dişi bir köpekle yavrularını görür. Arkadaşlarından Suraka oğlu Cuayl'i çağırarak emir verir:

    — Anneyle yavrularının önünde duracak ve ordunun tamamı geçinceye kadar nöbetçilik edip, onları ezilmekten koruyacaksın!

    Dişi köpekle yavruları rahatsız edilmemiş; fakat on bin kişilik ordu istikametini değiştirmiştir.

    Ne derin, ne geniş bir sîne, bir bakış bu!
    ***

    Adamın biri O Merhamet Âbidesi'nden (sallallahü aleyhi ve sellem) düşmanlarını tel'in etmesini istemişti. O da (sallallahü aleyhi ve sellem):

    — Ben lânet okumak için değil, âlemlere rahmet olmak için gönderildim, buyurmuştu.
    ***

    O meşhur Taif Hâdisesi.
    Taşlanmış, bütün bedeni ve özellikle ayakları kan içinde kalmıştı. İsteseydi, o şehri yerle bir etmesini isteyebilirdi Rabb'inden. Fakat O (sallallahü aleyhi ve sellem): "Allah'ım! Bunlar hakikati göremiyorlar; ama ümit ediyorum ki, bunların çocukları bir gün gerçeği göreceklerdir."

    Ve savaş meydanları...
    O güne kadar ne kural vardı, ne kaide! Ne merhamet vardı, ne de acıma!

    İnsanlığın İftihar Vesilesi (sallallahü aleyhi ve sellem), savaşçı olmayan kadın, çocuk, yaşlı ve hastaların öldürülmesini yasaklar. Esirlere de iyi davranılmasını emreder. Arkadaşları, kendileri sadece hurma yedikleri halde, esirlere has buğday ekmeği ikram ederler.

    Mekke'nin tahıl ihtiyacının bütününü karşılayan Hamame isimli bir kabile reisi Müslüman olur ve Mekke'ye tahıl satışını durdurur. Âniden açlık tehlikesiyle yüz yüze gelen Mekkeli putperestler önce Hamame'ye başvururlar. Fakat netice menfîdir. Bunun üzerine, son çare olarak O'na (sallallahü aleyhi ve sellem) bir elçi gönderirler:

    — 'Eğer' derler, 'Sen'den de bir çare bulamazsak, hepimiz açlıktan kırılırız.'

    O (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekkelilerin üç yıl boyunca kendisiyle beraber bütün Müslümanlara bir tek buğday tanesi bile vermediklerini unutmuştur. Kendisine ve diğer Müslümanlara sadece 'Rabbim Allah'tır.' dedikleri için, vatanlarında hayat hakkı tanımadıklarını, göç etmek zorunda bıraktıklarını aklına getirmez. Kendisini defalarca öldürmeye kastettiklerini dikkate almaz. Defalarca ordu hazırlayıp Medine'ye yürüdüklerini hatırlamaz. Hamame'ye haber gönderir; Mekke yeniden tahılına kavuşur.

    Cabir b. Abdullah (ra) der ki: "O, dünya ile ilgili bir şey istenince, asla red cevabı vermez, varsa verir, yoksa vaat ederdi."

    Hayatından buna benzer misâl­ler o kadar çok ki!

    İslâm'da 'merhamet', gerektiğinde başvurulan bir mekanizma değil; her an canlı bir histir.
    ***

    Birazcık ruhuna kulak veren insan, Allah'ın (celle celâlühü) inayetiyle hayatın anlamını çözebilir.

    Ruh ebediyeti arzular. Yani dünya ona yetmez. İşte bu ebediyet yolculuğunda, insan mutluluğa merhamet koridorlarından geçerek ulaşabilir.

    Eğer merhameti yakalarsak, o bizi, hayatı acılarla dolmuş insanlara götürür.

    Merhametten maraz doğmayacağına inanalım. 'Maraz' denen hususlar aslında başka imtihanlardır.

    Yunus Emre bunun sırrını asırlar ötelerden vermiş:

    "Yunus Emre der hoca
    Gerekse var bin hacca
    Hepisinden iyice
    Bir gönüle girmektir."
    Rabbimiz, kalbimizde merhamet ışıklarının sönmesine müsaade etmesin.

    Dipnot:
    1. Sayar, Doç. Dr. Kemal, Kalbe Dönüş İçin Son Çağrı, s. 76.

    Kaynaklar:
    - Şibli, Asr-ı Saadet, II, 13.
    - Tecrid, II, 760; İbn-i Hişam, es-Siretü'n-Nebeviyye, II, 62.
    - Siret Ansiklopedisi (I) , shf:54
    - Müslim, Fedail, 56; İbn-i Sa'd, Tabakat, 328







    Bu sayfa hakkında yorum ekle:
    İsmin:
    Mesajınız:

    azizyilmazcom.tr.gg
    => Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=